Mükemmelleştiremediklerimizden misiniz?

Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Yanlışlarımızla varız, onlarla doğduk, hayatımız onları düzeltmekle geçiyor ve öldüğümüzde hayata dair pişmanlıklarımız, keşkelerimiz olmamasını diliyoruz hepimiz. Mükemmel olmaya çalıştığımız her dakika zaten mükemmel olan özelliklerimizden bile götürüyor olabilir.

Farklılıklarımız bizi biz yapan şeyler, neden hepimiz birbirimize benzemeye çalışıyoruz? Herkes basit sıradan bi mükemmelliğe ulaşırsa, o da sıradan olmayacak mı? Sonraki hedefimiz ne olacak o zaman?
Geçmişin pişmanlıkları, geleceğin telaşı ve endişeleri şimdiyi yaşanmaz kılıyor çoğu zaman. Bu belki de kendimize yaptığımız en büyük haksızlıklardan biri. Zaten kısacık olan ömrümüzü yaşamaya izin vermiyoruz kendimize. Toplum, aile, iş, okul sana bana bize bir sürü baskı yapıyor zaten, onların istediklerini yerine getirirken kendi istediklerimizi unutuyoruz, hatta belki daha ne istediğimizi bile bilmiyoruz. Kaçımız istediğimiz bölümde okuyor? Kaçımız sevdiği işi yapıyor? Kaçımız olmak istediği kişi? Mesela sen, hayat amacın ne? Hayatın neye hizmet ediyor? İyiliğe, güzelliğe, sevgiye, barışa, huzura, ya da paraya? Çoğumuz günü kurtarmaya çalışmaktan bunları düşünmeye vakit bile bulamıyor.

 

Şimdi sevgili okur, senden istediğim 2 tane şey var, 1.si kendinde iyi ve kötü bulduğun özellikleri düşün (yazsan görmek senin işin daha kolay olur ama gereksiz kişisel gelişim zımbırtılarına çevirmek istemiyorum.) kötü ya da olduğunu düşündüğün özelliklerinin her biri için şunu düşün ‘gerçekten sen mi kötü/iyi olduğunu düşünüyorsun yoksa başkaları öyle olduğunu düşünmeni mi istiyor?’ Yani mesela vücudunla ilgili bir sorun görüyorsun diyelim, sorunun sebebi ötekilerin seni güzel görmemesi mi yoksa sağlığınla ilgili bir şey mi? Eğer ilk seçenekse onu sal gitsin. Böyle yapa yapa bütün abartılmış beklentileri yıkıcaz! Çok inanıyorum buna! 2. istediğim şey de hayat amacın üzerine düşünmen, ama bu öyle 1 2 dakika düşünüp ‘he finalleri geçeyim yeter bana ya’ gibi bir şey değil. Ciddi ciddi düşünmeni istiyorum bunu.

 

Son olarak sevgili okur, eğer varsan ve bu yazıyı okuyan 1-2 özel insandan biriysen lütfen söylediklerimi yap ve benimle iletişime geç, bana soru sor bana tavsiyede bulun bi de, yu ken falov mi on instegram end tividir, piliz sabskırayb may çenıl dont forget tu liiv koment davn bılov.

Advertisements

Kitap Kahve ve ?

Çok güzel birkaç saat geçirdim kendimce, mutluyum, birileriyle paylaşmak istiyorum, ya da sadece yazmak, anlatmak ama kimsenin dinleyip dinlemeyeceğini umursamadan. (Çünkü o zaman işin içine estetik kaygılar girebiliyor.)

Çok güzel birkaç saat dediğime de bakmayın öyle ahım şahım hiçbir şey olmadı. Sabahın 4üydü kalktım kendime kahve yaptım, ama güzel bir kahve oldu, yeni keşfettiğim güzel müzikler varmış dinlenmeyi bekleyen, açtım onları, bir de kitabımı aldım elime… Daha ne olsun ki?

Kahve ve kitap genelde yağmurla anılır ama ben mantıklı bulmuyorum o üçlemeyi. Yağmuru izlemek ve kitap okumak 2 ayrı ana iş. İkisi aynı anda nasıl yapılabilsin? Yapılamaz. Yani bence. Hatta kitap okurken müzik dinlemek bile bi garip, illa biri ötekini bastırıyor. Müzik mesela sadece sayfa aralarında geliyor insanın kulağına ya da müziği dinlemeye başladıysam kitabı okumuyor buluyorum kendimi.

Bir de, sanırım böyle kendiliğinden mutlu anlar en ihtiyacım olduğu zamanlarda geliyor. Geçen sefer sınav stresiydi bu sefer boşluk hissi ve akıl karışıklığı… Kendi kendime çözemezsem onları da yazarım buraya…

Neyse çok uzatmak istemiyorum, güzel bir şarkı linki bırakıyorum şuraya, dinleyin.

Kodaline – All I Want

Şarkının klibi part 1 – part 2 diye ayrılmış, bence ikisini de izleyin çünkü aşırı minnoş.

Günce-1

Merhaba 

Bu yazımda size geçen 5-6 ayda yaşadıklarımdan bahsedeceğim biraz.
Aslında yazın başından beri anlatmak isterdim ama okulumun kapatılışı, yeni okul arayışları, tercih stresi, yeni ortam, artık uzakta kalmış olan arkadaşlar… çok da konuşmak istediğim şeyler değil şu an, çünkü üzülüyorum.
Koç Üniversitesine yerleştim. Olduğum yerden gerçekten mutluyum, en azından yerleştiğimi öğrendiğimde öyleydim.
Geçirdiğim bir dönem için asla mutlu değilim, özellikle akademik ve sosyal açıdan.
En çok çaba gösterdiğim dönem olsa da 15 yıllık eğitim hayatımın en kötü notlarını aldım diyebilirim. 6 dersimin 2sini veremedim. Ortalamam inanılmaz düşük, o yüzden söylemeyeceğim. Okulda asla sosyal bir ortamım yok. Sadece önceden tanıdığım kişiler var, bu benimle mi alakalı okulun ortamıyla mı bilmiyorum. (Biliyorum, tabi ki benimle ilgili değil. Ama çaktırmayın.)
Ah ama, gerçekten okulun en iyi 2 oda arkadaşına sahiptim. Birbirimizden çok farklı olmamıza rağmen çok iyi anlaştık, düzensiz uyku saatlerine, değişik yemek alışkanlıklarına sahip biri olarak Aslı ve Beliz benim için çok büyük şanstı.  Kızlar, her şey için teşekkürler.
Bir de şunu fark ettim, Ankarada yaşarken İstanbul’u daha çok geziyordum. İstanbulda olmama rağmen, tamamen üşengeçlikten, dışarıya keşfe çıkmışlığım üç ya da beş. Sanırım gezginci ruhumu yavaş yavaş kaybediyorum, 20 yaşımda yaşlanmış olamam değil mi?
Onca zamana ne oldu, nereye gitti, ne yaptım hiç bilmiyorum ama geçirdiğim bu dönemden çok ciddi dersler aldım bu kesin, ve aynı hataları tekrarlamaya hiç niyetim yok. Bu da bişey ama dimi? Bence öyle.
Evet sevgili okur dertlerimi dinlediğin, ya da dinlemediğin bu yazının sonuna geldim. Çünkü dert yazmaktan sıkılırım, yoksa aslında bunlar daha derin mevzular ve anlattıkça dallanıp budaklanıyor. O yüzden seni de beni de daha fazla sıkmadan, kendine iyi bak diyip yazımı bitiriyorum.

Rötarlar bazen çok güzel olabilir

Hayatımın en keyifli yolculuklarından birini geçirdim geçenlerde.

Ankara’ya gittim, yolculuk öncesinde ve yolculuk sırasında yaşadıklarım benim gibi küçük şeylerden kendine büyük mutluluklar çıkaran biri için çok mutluluk verici detaylar içeriyordu.

Uçağımız 1-1.5 saat rötar yaptı, zaten 100 kişi ya varız ya yokuz, bekleme salonunda otururken herkes birbiriyle arkadaş oldu, ne muhabbetler döndü. (Az kalsın 2 kişiyi çok yakışıyorsunuz diye oracıkta başgöz edecektik.) Karşımda oturan iki kızın Koç Üniversitesi hakkında konuştuğunu duyduğumda ve acaba aynı okulda mı okuyoruz diye merak edip sordum. Okumuyormuşuz ama olsundu çünkü buradan başlayan muhabbet sonunda herkes birbirini instagramdan takip edip, Ankara’da ve İstanbul dönüşünde buluşma planları yapıyordu. Yani 2 yeni arkadaş edinmiş oldum bu sayede ve böyle rastlantılar beni normalden daha çok mutlu eder. Selinay ve Öykü, sizden bahsediyorum, selamlar. 🙂

Uçağa bindikten sonra ise yanımda oturan kadınla bir muhabbete başladık. Öğretmenmiş, 3 tane çocuğu varmış. Biraz o konuştu biraz ben ama baya konuştuk, bi ara yemek yerken sustuk sanırım, o kadar.

En son uçak inişe geçtiğinde uçak notumu yazmadığımı fark ettim. Böyle garip bir alışkanlığım var benim ama çok seviyorum. Her yolculuğumda o günümü ya da yolculuğumu anlatan bir yazı yazıp dergilerden birinin arasına bırakıyorum, bazen mailimi bile yazıyorum geri dönen olur diye. Neyse, çantamı yukarı kaldırmıştım yanımda kalem yoktu, yanımdaki kadına sordum kaleminiz var mı diye kalktı kendi çantasından yukardan bir kalem aldı ve bana verdi. Tabi hemen ardından ‘Litfin iniş sirisindi yirlirinizdin kilkmiyiniz’ gibi bir uyarı… Yazdım ben yazımı, koydum derginin arasına tam indiğimiz sıralarda ve kalemi geri uzattım teşekkür ederek ‘Sende kalsın, bugünü hiç unutma’ dedi. Ben tabi içimden OMG falan.

Birbirimize iyi dileklerde bulunduk ve o önden indi.

Bilmem sizde fark ettiniz mi, kadının bir ismi yok. Çünkü ne ben ona sordum ne de o bana. Kalemi vereceğim sırada aklıma geldi ama isimsiz kalmasını istedim, uçakta yanımda oturan çok keyifli bir sohbeti paylaştığım kadın olarak kalsın istedim.

İşte böyle… Küçük, minik, çok mutluluk veren detaylar…

Kızlarla da Ankara’dayken buluşamadık, İstanbul’a kaldı sanırım.

Evet sevgili okur, hayatımdan benim için çok değerli olan 2-3 saati paylaştım seninle, umarım okudukların seni de beni ettiği kadar mutlu eder. Bu arada 4 gözle beklemediğini biliyorum ama Ankarada geçirdiğim vakitle ilgili de ayrı bir yazı yazacağım. Çünkü neden yazmayayım?

Yazım Geldi 

Hep de en olmadık zamanlarda gelir zaten. 

Saat sabah 5. Ben bugünkü 3. filmimi bitirdim. 3 filmde muhteşemdi.

Captain Fantastic, Sing Street ve Midnight in Paris.

Tamam, en baştan alıyorum.

Bugün benim için iyi bir gün değildi. Olanları ayrıntılı olarak anlatmayacağım ama duygusal anlamda çok yoruldum, duygusal anlamda yorulduğum zamanlarda yaptığım gibi fiziksel anlamda kendimi hiç yormadım; yemeklerin ve filmlerin her şeyi unutturan huzurlu kollarına bıraktım.

Tatildeymişim gibi davranıyorum ama aslında yaklaşan 3 tane finalim var.

İşte ben böyle çok da iyi değilken, büyük bir stres altındayken, birbirinden güzel 3 ayrı film izlemek beni çok mutlu etti.

Bugünün ardından kendimce 2 çıkarımda bulundum ve bunları sizinle de paylaşmak istiyorum. Belki bir gün işinize yarar.

1.si bu 3 filmi de izleyin. Captain Fantastic herkesin sevebileceği bir film, Sing Street biraz müzikle ilgiliyseniz size büyük bir ilham kaynağı olacak eminim ve Midnight in Paris ise tarih, yazarlar, ressamlar, sanat, hayalgücü ve tabi ki Paris severler için. Hatta fragmanlarına hiç bakmayın direkt açın izleyin. O kadar güvendim filmlere. 😀

2.si… 2.si çok karmaşık ya… Mesele arkadaşlar ve onların size karşı tutumları. Düzgünce konuşamadığınız, tartışırken seviyesini koruyamayan, sizi dinlemeyen, derdi konuşulanları anlamak değil de kendini üste çıkarmak olan kişilerle konuşmaya çalışarak zamanınızı boşa harcamayın. Bu sizi yormaktan başka bir işe yaramaz. Yaptıklarınızı takdir etmeyen, sürekli sorunları gören ve eleştiren insanlar sizi üzer. Her zaman alttan alan olmayın, kendinizi savunmanız gereken yeri bilin. Çünkü kendimize duyduğumuz bir saygı var sonuçta değil mi?

Pişman olacağım şeyler söylemek istemiyorum. O yüzden yazıyı burada bitiriyorum. Daha çok şey var aslında ama şimdiden garip bir yazı oldu.

Gerçi kaç kişi okuyor ki sanki? Kendi kendime konuşuyorum gibi bir yer burası.

Ama olsun ben yine de sevgili okur diye bitireceğim, eğer varsan ve yazıyı okuduysan, lütfen önerilerimi dikkate al. Yani, alır mısın? 🙂

Federal ‘the’ Coffee Company

img-20161120-wa0016

Uzun zamandır gitmek istediğim Federal’e sonunda gidebildim!

Daha önce gittiğim 2 kahve festivalinde hem benim en çok sevdiğim hem de festivalin en çok ilgi gören kahvecisiydi Federal. Ben de gidip yerinde görmek ve daha özel kahveleri denemek istedim.

Artık İstanbul’da yaşayan biri olarak tabi ki Federal Galata’ya gittim. Konum olarak çok tatlı bir yerde, Galata kulesinin çok azıcık aşağısında. Mekan yapısal olarak da güzeldi, iç tarafta da dış tarafta da samimi ve rahat bir ortam oluşturulmuştu. Sokağa bakan tarafa oturdum, hani şu duvarında çizimler olan yer var ya oraya. İçeri girdiğimiz andan itibaren çıkana kadar çalışanlar çok güzel ilgilendi, çok samimi ve sıcak davrandı. Hem ortamın hem de çalışanların sıcaklığı size evinizde bir grup arkadaşınızla birlikteymişsiniz hissini veriyor.

img-20161120-wa0012Bu kadar güzel bir ortamı ne daha güzel yapabilir? Tabi ki kahve!

3 tane kahve deneyebildim sadece, gönül bütün menüyü denemek istese de…

Menüde başka yerlerde deneyemeyeceğim kahveler varken, her yerde içebileceklerime çok yanaşmadım açıkçası.

Raspberry Mocha’yla başladım. Espresso, frambuaz ve çikolata ile yapılan bir kahve. Kahvede çikolata aromasını çok sevmeyen biri olarak mocha sipariş verirken biraz çekindim ama içtiklerimin arasında en güzeli buydu. Çikolatanın rolü ahududuyu desteklemekti sanki. Meyve tadı seviyorsanız ve değişik deneyimlere açıksanız kesinlikle öneririm.

Cafe Miel ikinci kahvemiz. Espresso, tarçın ve balla yapılıyor, tarçın ve balın birlikte kullanımına damağımız alışık, kahveye yakışmış olması bu tadı özel kılan şey sanırım. Deneyimlere açığım ama biraz daha sınırların içinde kalayım istiyorsanız, ne sipariş edeceğinizi biliyorsunuz.

İlk iki kahve tatlı olunca 3. çok tatlı olmasın istedik ve menüde yazılı olmayan Badem Latte sipariş ettik. Bildiğimiz latte ama acı badem şurubuyla. (Bildiğimiz latte dediğim de bildiğimiz bütün lattelerden daha lezzetliydi bu arada.)

Bütün bunların dışında sorun diyebileceğimiz tek şey ilk gelen kahvelerin alışık olduğumuzdan biraz soğuk olmasıydı. Bu yüzden 3. kahveyi ekstra sıcak istedik.

İlerisi için planlarım, menüde özel gördüğüm ne varsa denemek. Ciddiyim. Hepsini!

Evet sevgili okur, çakma bir gezgin olarak gidip gördüklerimi çakma bir yazar olarak yazdığım yazının sonuna geldin. Varsan ve buraya kadar okuduysan, umarım beğenmişsindir.

Ah bu arada, gittiğimde geçen senenin O Ses birincisi Emre Sertkaya da oradaydı. O da ağzının tadını biliyormuş. Küçük bir ayrıntı. 🙂

img-20161120-wa0021

Bir Tatlı Huzur 

Bundan yaklaşık 1 buçuk ay önce henüz yaz tamamen bitmemişken, ama manevi anlamda sonbahar ve hatta kış yaşadığımız dönemlerde senenin en güzel akşamlarından birini geçirdim ben. 
Hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir yerde karşıma çıktı huzur, kelime anlamı ezberimdeydi ama nasıl bir his olduğunu unutmuştum, birçoğumuz gibi…
Saat gece yarısına yarım saat kalmıştı, olduğum yerdeki bütün kafeler kapanmaya başlamıştı, burası onların arasında daha az seçilen bir yerdi, bana daha çekici geldi.
İçeri girdim, deniz kenarında, küçük bir masaya oturdum.
Ben manzaraya gerek duymayan, biraz da abartılmış bulan biriyim, en azından öyleydim. Yani kitap okumak için, yazı yazmak için manzaraya ihtiyaç duymam. Ama o an o yerde gördüğüm manzara… Belki o kadar da güzel değildi, siz görseniz sevmezdiniz belki ama beni çok etkiledi. Dolunay vardı zaten, gökyüzünde görmeyi en çok sevdiğim şeydir. Küçüklü büyüklü botlar, tekneler, yatlar vardı ve denize yansıyan bir sürü ışık. Küçük bir sahil kasabasında hissettim kendimi, herkesin bana aşina olduğu ama kimsenin beni tanımadığı bir sahil kasabası… Sonra da garip bir biçimde yazı yazma dürtüsü uyandı içimde, ve yazdım. O zaman aldığım notları şimdi okuduğum zaman bile aynı huzuru hissedebiliyorum.
Gece, deniz, güzel bir kahve, çok tatlı çalışanlar, sadece 1-2 tane kalmış müşteriler, inanılmaz güzel müzikler –ki o zamandan beri bağımlısı olduğum ‘Damien Rice-Cheers Darling’ şarkısını da keşfetmiştim ve güzel şarkılar keşfetmek beni her zaman çok mutlu eder-, işte bütün bunlar uzun bir zamanın bunaltısını üstünde hisseden bana iyi geldi.
Yani belki de uzun bir zamanın bunaltısı olduğu için iyi geldi, bilemiyorum.
Hepsi bu, bu kadar. Paylaşmak istedim.
Şimdi iyi geceler sevgili okur, tabi eğer varsan.

C1/9

Artık bir şeyler yazmanın vakti gelmişti…

Yazacak bi milyon konu vardı aklımda aslında, ama bi türlü karar veremiyordum yazmaya.

Bu konu kendini seçti.

Aşırı duygu yoğunluğuna denk geldi.

Ve yazıyorum.

Ankara’daki evimi özlüyorum. Hem de çok.

Ve şu an fonda Adamlar-Kapısı Kapalı çalıyor. Abi kafanda kurbağa var.

Ankara’daki evim dediğim, 10-15 kişilik çekirdek ailem ve 500-600 kişilik olan daha büyüğü.

Hiç istemediğimiz şeyler oldu ve her birimiz bir yere dağıldık. Dağıldık derken sadece fiziksel anlamda. Yoksa, gönüller hep bir. Dimi? Ama işte olan oldu, olmasın diye uğraştık ama, oldu. Bu saatten sonra da değişecek gibi durmuyor. Sanırım hepimiz için durumu kabullenmek vakti?

Ya gençler köpek gibi özlüyorum cidden. Öyle sürekli sağa sola aman ağlıyorum, aman geberiyorum, ay çok mutsuzum yazmıyorum diye unuttum sanmayın. Mutluysam, mutluyum diyebiliyorsam, geçen senenin çeyreği bile değil. Ama belli bir noktadan sonra elinde olana da şükretmek gerekmez mi?

Kalben-Saçlar’a geçtik. Ve evet Zeynep o saçların hepsi senin!

Burada bana sarılıp ‘Çok seviyorum’ diye ağlayan bir Zeynep yok, yanımda uyuyan, ya da omzumda, her anımızı paylaştığımız bir Nihan, kafayı yemiş, okulun delisi olarak tanınan bir Nurefşan, evinin hanımı makarna delisi bir Beyza, en hanımefendi trol Hilal… Üstünde yemek deneyleri yaptığım, her sabah mezdekelerle uyandırdığım bu güzel, azıcık(!) çatlak, hepsi kendi şahsına münhasır insanların hiçbiri yakınımda değil artık.

Ama yine de mutluyum. Valla bak. Hiç değilse unutulmayacak bi 1 sene geçirdik birlikte.

Ya anılarımızı yazmak istiyorum ama, onlar hep yemek üstüne o yüzden ben yazmıyorum ama siz o 1 seneyi bi hatırlayın böyle. Bi türlü gelmeyen eşyalarımızla başlayın, ilk kez hep birlikte dışarı çıktığımız karaoke akşamını, kutladığımız bütün doğum günlerini, duvardaki ‘Happy Birthday’ yazısını, Beğendik reklamlarını, Hesabı Korumalı Instagörl tespihini, beslediğiniz, asla dokunamadığım civcivi, evi basan karıncaları, odaya giren yarasayı…

Daha farklı bir yazı planlıyordum, herkesten bahsedecektim, okuldan falan da… Şimdilik bu kadarla idare edin bakalım.

Tam da sona gelmiştik, Multitap-Bu Kadarız çalıyor. Yakın sigaraları.

Bir gün umutsuz, çözümsüz hissederseniz, bilin ki o çıkmaz sokakta yalnız değilsiniz. Hepiniz çok özelsiniz. Özel güçleriniz, unutulmayacak anılarınız, yenecek daha çok nudılınız ve çılgın arkadaşlarınız var.

Sevgi ve özlemle…

Zıplasam Satürn

En son 5 sene önce gittiğim köyü, açık konuşayım, sevmezdim.

SAMSUNG CSC

Çünkü ergendim, hiç arkadaşım yoktu, çok sıkılmıştım. Bu sene 5 yaş daha büyükken gidince kıymetini anladım, hatta sevdim bile diyebilirim. (Artık internet çekiyor olması mı etkiledi? Yok canım, onun hiç alakası yok.) Sevebildiğimi gördükçe de, büyüdüğümü hissettim.

Çünkü hep büyükler severdi bizde köyü.

SAMSUNG CSC

Kuşlar, ağaçlar, bin bir renkli çiçekler içinde 10 gün de olsa ciğerlerimiz iyice bi temizlenmiş oldu. Oradaki temiz ve serin havadan, yorganla uyuduğumuz gecelerden sonra İstanbul ve Ankara’nın kirli ve sıcak havası… bilemiyorum ama ayıp bence yaptıkları.

Cn0g068WcAAUZ-bCn0gxeXWIAA-ic-

Ben gökyüzünün bu kadar çok renginin olduğunu, bu kadar temiz görünebildiğini bilmiyordum. Kendi gözlerimle görmüş oldum. Gecesi de gündüzü de ayrı güzeldi, yeni biçilmiş çayırlara uzanıp saatlerce gökyüzünü izleyebilir, bulutlara anlamlar yükleyebilir ya da yıldız kümelerini bulmaya çalışabilirsiniz. (Tabi böceklerden korkmuyorsanız.)

 

 

 

Eklediğim fotoğraflarda yıldız yok, çünkü çekemedim. Ama aslında o kadar yakındılar ki, uzansam dokunacağım, zıplasam Satürndeyim gibi. Lanet olsun yıldızları öldüren ışık kirliliği!

Belki de Turgut Uyar’ın bahsettiği Göğe Bakma Durağı oralarda bi yerdi?

SAMSUNG CSC

SAMSUNG CSC

Giderken planlarımı da yanımda götürdüm, okumak, yazmak ve fotoğraf çekmek gibi şeylerdi… Jojo Moyes-Senden Sonra Ben’i bitirdim. Spoiler vermeyi reddediyorum. Ama popüler romanları artık çok gereksiz bulan biri olarak Jojo Moyes okumayı kesinlikle bırakamıyorum ve hatta tavsiye ediyorum, biraz çerez kitaplar ama arada kafa dinlemelik onlar da lazım.

Fotoğraf çekmek konusunda hedeflediğimin altında kaldım, maalesef. Çünkü hazırlanıp bugün fotoğraf çekeceğim diye dışarı çıktığım her gün bir şeyler oldu ve ben istediğim gibi fotoğraf çekemedim. Eldekilerle yetineceğiz.

 

Bu postun yazıdan çok görsel ağırlıklı olmasını istemiştim, bak gördün mü yine susamadım.

SAMSUNG CSC

-Başlıksız-

Aslında bu yazıda söyleyeceklerimi Twitter’da uzunca bir flood yapmayı planlıyordum. Sonrasında böyle yazmak daha kolay geldi.

Son zamanlarda görmüşsünüzdür bonesiz şal yapan, şalının önünden saçları görünen kapalı arkadaşları. Ama bu arkadaşlardan daha çok bunları yargılayan bir kesim var asla anlayamadığım.

Twitter’da gördüğüm birkaç tweet üzerine yazmak istedim. Konu artık öyle bir yere varmış ki tweet içeriği ‘Allah belanızı versin, tiksiniyorum, böyle kapatacaksan aç’ olacak kadar ileri gitmişti.

Bakın bir durumu, tarzı, stili sevmiyor olmanız anlaşılabilir ama böyle bir dille yargılamak, böyle bir nefret söylemi ne kadar saçma farkında mısınız? Hayır yani sana mı kalmış gidip birine başını aç demek? Herkes ahlak bekçisi olmuş, herkes kendini evliya zannediyor.

Millet orasını burasını açıp gezince sorun yok ama kızın önden 3 tel saçı görünse kafir!

Tesettür öyle yaşanmaz diyorlar, e tamam ama o insan o kadarını yaşayabiliyor demek ki, olması gerekeni olması gereken şekilde anlatmak varken neden böyle bir tavır?

Moda için başlarını örtüyorlar diyorlar, e ne biliyorsun? Peygamber bile ‘Kalbini açıp baktın mı?’ diye soruyor. Sen Ondan daha mı yücesin ki bilinmeyenden haber alıyorsun?

Geride örttüğü onca saçı, kapadığı vücudunu hiçe sayıp 3 tel saçı çıktı diye bir insana böyle hakaretler savurmak ‘insana’ yakışır bir şey değil. Bu gibi durumlar için lügatte hoşgörü diye bir kelime var, bilmem bilir misiniz?

Kimsenin iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyorsunuz, arka planda nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyorsunuz, neler yaşadığını nerelerden geldiğini bilmiyorsunuz ve yine de böyle ağır bir dille eleştirebiliyorsunuz. Valla tebrikler.

Sadece bu konu için değil, her zaman insanlara ve düşüncelerine saygılı olmak lazım efendim.

Vesselam.