06 Ankara Kahve Günleri

IMG_5516

Üniversite için İstanbul’dan Ankara’ya gelirken en büyük korkularımdan biri İstanbul’da yapılacak etkinlikleri kaçıracak olmaktı. Ve bundan 2-3 ay önce İstanbul kahve festivalini snaplerden, instagramdan takip etmek zorunda kalmıştım. Bu yüzden Ankara’da bir festival olunca, festivalin konusu kahve olunca, koşarak gittim.

Cidden, koşarak gittim.

Ankara’da gittiğim, gitmeyi planladığım bütün kahveciler oradaydı. Etkinlik boyunca 10 bardaktan fazla kahve içtim, bizimle röportaj yaptılar ve bu röportaj ana habere çıktı, gerçekten çok komikti ve kahve hakkında bilmediğim birçok şey öğrendim…

3 kişi gittik festivale ben, Nilgün ve Kerime. Önceki 3 yazımdan ikisinde Nilgün’ün adı geçiyor zaten, Kerime’de bizim gibi, değişik, minnoş, biraz da deli.

Ankara’daki neredeyse bütün üçüncü nesil kahveciler oradaydı. Hepsi hakkında söylenecek, yazılacak çok şey var aslında, Coffee Lab, Koala Coffee, Mocaco Coffee, Starbucks Reserve ve Federal Coffee Company…

Koala Coffee’de ve Federal’de cold brew kahve denedik, bir daha deneyebileceğimi zannetmiyorum. Ki ben hafif kahve içmem normalde. Seven seviyor cold brew ama bana ağır geldi.

Federal’den bahsetmişken, festivalde en sevdiklerimizden biriydi. Snap çekmem için iç tarafa geçmeme izin verdiler ve bizim için özel kahve yaptılar, kullandıkları ve Türkiye’de sadece 1 tane olan kahve makinelerini anlattılar. Katılımcılara karşı çok ilgiliydiler.

Starbucks Reserve’nin özel reserve kahvelerinin toplanışından kavrulmasına kadar olan sürecini anlatan stantları festivalin en yoğun yerlerinden biriydi ayrıca görevlileri de çok sıcakkanlıydı.

If Performance’ın da küçük bir konseri vardı, festivalin en keyif aldığım kısımlarından biri olduğunu söyleyebilirim. Çünkü oturduğumuz tek zaman dilimiydi. Bir de trompet çalan arkadaşımız… Öhöm… Neyse…

İlk seansa gitmiş olmamızın günün güzel geçmesinde büyük etkisi oldu bence. Çünkü bütün görevlilerde ve katılımcılarda ilk seferin heyecanı vardı.

Gün sonunda aşırı doz kafeinden olsa gerek, elimiz kolumuz titremeye başlamıştı. Senelik kafein ihtiyacımızı 3 saat içinde karşılamış olduğumuzdan, çok da anormal karşılamadık ama kafası bi hoş yani, içmeden sarhoş olmak gibi bir şeydi, aslında içmedik değil, içtik, ama kahve.

Ben seneye de gitmeyi planlıyorum sevgili okur, eğer varsan ve gelmeyi düşünürsen orada görüşürüz.

06 Kahve Günleri

Advertisements

Macera Dolu İstanbul

Çok da macera dolu bir yazı değil. Kandırdım.

Ama uzun bir yazı olacak gibi, baştan uyarayım.

Çünkü söz konusu İstanbul…

Ah İstanbul, canım İstanbul… Şaka. O kadar romantik bir yazı da değil.

Uzun bir süre gelmeyince ve birkaç tane çok önemli etkinliği kaçırınca şehre olan özlemim artmış olacak ki bu geziyi kimseyle paylaşmak istemedim, tek başıma mini bir İstanbul turu yaptım, tur denirse.

Snapchat-5908002844558491929Gezi boyunca hala ismi olmayan yılbaşı topum ve Marc Levy-Bay Daldry’nin Tuhaf İstanbul Yolculuğu kitabı da benimle birlikteydi. (Kitabı şiddetle öneririm.) Gittiğim yerlerde topun fotoğrafını çektim ve kitaptan 1 sayfa da olsa okumaya çalıştım. Ben, olduğumuz zamanda gezerken İstanbul’u kitaptaki karakterler 1940larda geziyordu Pera’yı Galata’yı İstiklal’i.

Anadolu yakasında yaşadığım için tabi ki Kadıköy’le başladı gezim.

Gün boyu boğazımın boş durmayacağını bildiğimden kahvaltı niyetine sadece Chai Tea Latte aldım vapurda içmek için.

 

Snapchat-8873155741477929115

Ve bindim Eminönü vapuruna. Eminönü’ne gidip de Kapalı Çarşı’ya gitmesem olmazdı. Kapalı Çarşı’ya gidince mutlaka yaptığım iki şey var. Mehmet Efendi’den kahve almak ve Rüstem Paşa Camisinin avlusuna çıkıp 2-3 dakika da olsa çarşıya yukardan bakmak.

İkisini de gerçekleştirdikten sonra ilk kafe durağım olan Mim Kahve’ye gittim. (Mim Kahve) Bulmakta biraz sıkıntı yaşadığımı söylemeliyim çünkü henüz tam olarak açılmadığı için tabelası yoktu. İstediğim Osmanlı Çayı çok başarılı olmasa da mekanın tasarımı ve baktığı Galata manzarası görmeye değerdi, ayrıca çalışanları da çok sıcakkanlı ve ilgili insanlardı.

 

Sırada Karaköy vardı ve tabi ki yürüyerek geçtim. Galata Köprüsü’nü yürümek neden bilmiyorum çok ayrı bir zevk benim için. Önümde Galata Kulesi, arkamda Yeni Cami etrafımda onlarca balıkçı ve oltaları…

Eminönü’nden Karaköy’e geçince şehir hatta ülke değiştirmiş gibi oluyor, tamamen farklı bir dünya… Eminönü’nün mütevazi havası yerini bütün o değişik tarzdaki kafelere, duvarlardaki rengarenk çizimlere bırakıyor, ki ben Karaköy’ü daha çok severim, çünkü daha çok ben.

Yerini daha önceden bildiğim ama gitmek için bugünü beklediğim Dandin Bakery’e gittim hemen. (Dandin Bakery) Hemen gittim çünkü hemen gitmeseydim yolumun üstündeki gitmediğim öteki kafeler beni hedefimden şaşırtabilirdi. Sade ve sevimli, göz yormayan bir mekan. İçeri girdiğiniz ilk anda zevkli tasarımı sizi kendine çekiyor zaten. Her şey gayet düzenli, yemeklerse gayet iç açıcı. Ben Buğdaylı Mahir Çorba istedim ve çok farklı bir tat olmasa da gayet lezzetliydi. Bildiğimiz yoğurt çorbası ama daha yoğun, biraz daha ekşi ve bol kekikli hali. Bir daha olsa bir daha yerim, gerçi ben her şeyi yerim, bu bir ayrım değil. Neyse…

Dandin’den sonra bir yere gitmeyi planlamıyordum ama geri dönerken Fransız Geçidindeki Mum’s’a girmeye karar verdim. (Mum’s) E artık doymuş olduğum için tatlının mantıklı bir seçim olacağını düşündüm. Şu an adını hatırlamadığım bir tatlı istedim ki zaten sabit bir tatlı menüleri de yok, gittiğinde neyle karşılaşacağını bilmiyorsun keyifli bir fikir aslında ama bazen sinir bozucu da olabilir. Farklı bir tat olmasını istediğim için Tie Guan Yin çayı istedim, lezzetliydi ama yeni bir şey denemiş gibi hissetmedim kendimi tabi bu benim son zamanlarda ortaya çıkan uzak doğu çaylarına merakımla ilgili de olabilir, artık bir çoğunun tadını biliyorum.

 

Snapchat-3929508184789484236 copy

Çayımla birlikte turumda sonlanmış oldu. Kalkıp vapura yetiştim ve tabi ki vapurda da boş durmadı boğazım ama sadece çay içtim, bildiğimiz has siyah çay. Ve sanırım eve dönüşüm 1-1.5 saatimi alıyor. Ama her yerde, her şartta uyuyabilen bir insan olduğum için yolu boş geçirmiyorum, uyuyorum.

Şu yazıyı yazmam 3 günümü aldı ve yakında tekrar İstanbul’a gidiyorum. Onun yazısını da artık seneye yazarım herhalde.

Bir sonraki yazıya kadar kendine iyi bak sevgili okur, tabi eğer varsan…

Bahis

Artık koca insanlar olduğumuz için arkadaşlıklar hakkında birçok deneyime ve bilgiye sahibiz. Bu yüzden karşılıklı değer verdiğiniz ve değer gördüğünüz arkadaşlıkların öneminden bahsetmeyeceğim.

Ama ilk blog yazımda da bahsettiğim pek kıymetli arkadaşım Nilgün’ün adı bu yazıda da geçecek.

Çünkü özellikle bu dönem için Nilgün’e teşekkür etmem gereken çok şey var.

Birçok konuda ortak yargılarımız var ve yapmaktan zevk aldığımız şeyler çoğunlukla aynı.

Mesela ben müzik severim, Nilgün müzik yapar. Ben sanat severim, Nilgün sanatçı. Nilgün gezmeyi sever, ben gezginim. Nilgün’ün çılgın bir tarafı var, ben deliyim.

Sonuç, birbirinizi tamamlayabildiğiniz, hareketlerinizi yargılamayan, sizi olduğunuz gibi kabul eden, kaliteli vakit geçirdiğiniz ve geçirdiğiniz vakitten keyif aldığınız insanlar varsa etrafınızda onların kıymetini bilin efendim… Saygılar…

 

Her neyse, konumuz bu değil…

 

Konumuz şu ki, tembel bir insan olmak herkesin tahmin ettiğinden biraz daha zor. Mesela, en basitinden, güncel tutmaya çalıştığınız bir bloğunuz vardır ama kesinlikle bir şeyler yazmıyorsunuzdur… Biz ikimizin sorunu buydu ve Nilgün bahis fikrini ortaya attı. Bahse göre bu yazıdan sonra Mayıs ayı içinde 2 yazı yayınlamayan 20 dakika boyunca okulda gördüğü herkese kazananı sevdiğini söyleyecek. Ben aslında kaybeden kazananın ödevlerini yapsın demiştim ama böylesi makul görüldü.

 

Bu yazının ardından bahis başlamış oluyor.

Ki ben bu yazıyı bile yazmam gereken zamandan 1 hafta sonra yazıyorum…

Ve hala hakkında yazısı yazmadım…

 

Ama yine de,

Hodri meydan Nilgün Hanım.

Nilgün’ün bahis yazısı için buyrunuz…

SAMSUNG CSC